Çocuk PsİKOLOJİSİ

Bireysel Farklılıklar ve Çoklu Zeka
Bugün klasik yöntemlerle okul başarısı yükselemeyen çocukların farklı zeka türlerinin gelişmiş olabileceği, bu zeka türlerine hitap eden öğretim teknikleriyle diğer çocukların başarısını yakalayabileceklerini savunarak 7 zeka türü tanımlamış olan Gardner’ın Çoklu Zeka Teoremi, Burçak Anaokulu eğitim programının çatısını oluşturmuş, öğretmenlerimiz tarafından göze, kulağa, dokunmaya, tatmaya, bedensel hareketlere, müzik ritmine dayalı orijinal ders işleme teknikleri geliştirilmiştir. Burçak’ta çocukların çabalamaları ve görüş üretmeleri teşvik edilir, düşünme ve akıl yürütmeye ağırlık verilir. Hiçbir çocuk, bu anlamda bir teşebbüsünden dolayı kınanmaz. Kabul gördüğünü ve onaylandığını algılayan çocuk, daha çok düşünmeye ve üretmeye meyleder, ve bir şeyler başardıkça mutlu olur.

Gururla vurgulamak gerekir ki, Kanun ve Şifa adlı eserinde İbn-i Sina, çocuklar arası bireysel farklılıklara da değinmiş, her çocuğun kendi ilgi alanında, zekasının yatkın olduğu alanlarda değerlendirilmesi gerektiğini savunarak, 20. yüzyılda batılıların yeni keşfettiği Çoklu Zeka Teoreminden, belki de ilk bahseden eğitimci olmuştur.

Okul Öncesi çocuklarının çevrelerini öğrenmeye karşı olan güçlü ilgilerinin değerlendirilmesi ve erken dönemden itibaren olaylara karşı bilimsel bir bakış açısı geliştirilmesi, ancak sistemli bir Fen ve Doğa müfredatı ile mümkün olabilmektedir. Çocuğun hayatının zaten içinde olan fen konuları, aktif öğrenme metotlarıyla etkili ve kalıcı biçimde öğretilebilir.
Burçak Anaokulu’nda yaşlarına, ilgilerine ve gelişimsel özelliklerine uygun olarak seçilen, görebilecekleri, dokunabilecekleri, koklayabilecekleri, kısacası birden çok duyularına hitap eden konular, geniş bir materyal çeşitliliğiyle sunulmakta, konuyla ilgili birçok fen ve doğa etkinliği bir arada verilerek derinlemesine öğretim sağlanmaktadır.

Çocuğunuz Okula Gitmek İstemezse
ÇOCUĞUNUZ “OKULA GİTMİYCEEEEM!” DERSE…
Bir çocuğun ana kucağından kopup da, hiç tanımadığı bir ortamda, hiç tanımadığı çocuklarla, hiç tanımadığı bir otoriteyle (öğretmeniyle) tanışması, onun küçücük dünyasında hakikaten büyük bir değişikliktir ve her değişiklikte olduğu gibi, çocukta tedirginlik, hatta korku oluşmasına neden olur. Bu durum, kendilerine “bağlı” değil, “bağımlı” çocuk yetiştiren ailelerde daha sık görülür; sürekli anne-baba desteği almış, kendisine sorumluluk verilmemiş, böylece özgüvenini geliştirme imkanı bulamamış çocuk, büyük bir ihtimalle kendisini ev ortamından koparan okulunu sevmeme eğilimi taşıyacaktır.
Çocuğunuz okul kaygısı yaşıyorsa, ve siz onun okul öncesi eğitim alması konusunda kararlı iseniz, öncelikle bu kararlılığınızı ona hissettirmeniz gerekir. “Anlıyorum, okula gitmek istemiyorsun, ama artık büyüdün, abi/abla oldun, okula gitme yaşın geldi, ben senin orada çok güzel şeyler öğreneceğine inanıyorum. Bir süre benden ayrı kalmak sana zor gelebilir, beni özleyebilirsin; ama arkadaşlarınla oyunlar oynayıp, yemeklerini yiyip, derslerini çalıştıktan sonra, eve dönme zamanı gelecek ve yine birlikte olacağız…” şeklinde konuşmalar yararlı olacaktır. Sabahları vedalaşmaları çabuk ve kısa tutmak, gerekli açıklamaları yaparak, varsa, “evden uzaklaştırılma” duygusunu izale etmek, ayrılıkların doğal olduğunu vurgulamak işe yarayacaktır. Gün boyunca evde/işyerinde neler yapacağınızı ona anlatmak, onun da okulda neler yapacağını merak ettiğinizi, akşam gelince size anlatmasının sizi çok mutlu edeceğini söylemek, onu rahatlatacaktır. Tüm bunları söylerken, “Acaba çocuğa eziyet mi ediyorum?, Acaba okula başlamak için çok mu erken?” türü endişeler yaşıyorsanız bu beden dilinize yansır ve çocuğunuz, dilinizle söyledikleriniz yerine, beden dilinizin söylediğini esas alır. Elbette çocuğunuzun gözyaşlarını hafife almamalısınız, ama ağlayarak dediğini yaptıramayacağını

da ona öğretmelisiniz. Aksi takdirde, çocuğun kaygılarıyla kendi kaygılarınızı birleştirip okula göndermekten vazgeçtiğinizde bu durum çocuğun beyninde “ağladığım zaman her istediğimi yaptırabilirim” şeklinde kodlanacak ve bu durum, yetişkinlikte de farklı şekillerde tezahür edecek -öğrenilmiş- bir davranış kalıbı olarak kişiliğinin bir parçası olacaktır.
Öte yandan, çocukta anaokuluna başladıktan sonra psikosomatik belirtiler gözlenirse, örneğin alt ıslatmazken alt ıslatmaya, tırnak yemezken tırnak yemeye başlarsa, o çocuğun henüz okul olgunluğuna ulaşmadığı, ya da evdeki şartların (huzursuzluk, hastalık, boşanma vs.) çocuğun bu zamanda evden kopması için uygun olmadığı sonucuna varılır. Birkaç gün/hafta okula gelip de okuldan alınan çocuğa da yine mutlaka açıklama yapılmalıdır: “Öğretmenlerinle konuştuk ve senin bir süre sonra okula başlamana karar verdik. Şimdi olmasa bile ilkokul zamanın geldiğinde mutlaka okula gitmek zorundasın. Bütün çocuklar okula gider. Okula gitme zamanın gelene kadar senle bu konuyu istediğin zaman konuşabiliriz. İstediğin zaman birlikte okulunu ziyaret edebiliriz. Ben çocuğumun okula alışacağını, okulunu seveceğini, okula gidip güzel şeyler öğreneceğini biliyorum, ona güveniyorum”, diyerek konuyu, uygun olan ilk fırsatta gündeme getirmek üzere kapatabiliriz.